neden herkes bir sey ama kimse kendisi değil?

25 Nisan 2026
Sanki fark etmeden bir yerden koptuk. Yavaş yavaş… sessizce… kimse tam olarak ne zaman olduğunu anlamadan. Bir şey değişti. İnsanlar değişti. Ama en çok da insanın kendisiyle kurduğu bağ değişti. Artık herkes bir şeylere benzemeye çalışıyor. Daha çok görünmek, daha çok beğenilmek, daha çok kabul görmek… Sanki var olmak yetmiyor da, mutlaka kanıtlanması gereken bir şeye dönüşüyor. Ve insan, kendini anlatmak yerine kendini göstermeye başlıyor. Belki de tam burada başlıyor kopuş. Çünkü insan kendini ne kadar dışarıda kurmaya çalışırsa, içeride o kadar eksiliyor. Son zamanlarda içimde tarif edemediğim bir his var… Sanki insanlar var, ama insan yok.
Bir kalabalığın içindesin… herkes konuşuyor, herkes bir şey anlatıyor, herkes bir hâlin içinde. Ama garip bir şekilde hiçbir şey gerçekten dokunmuyor. Gülümsemeler var ama sanki ait değil. Bakışlar var ama derinleşmiyor. Sözler var ama bir yere varmıyor. Ve insan o an fark ediyor… burada bir şey eksik. Belki de eksik olan şey çok basit: gerçeklik. Çünkü artık herkes bir şey olmaya çalışıyor. Daha iyi, daha güzel, daha güçlü, daha dikkat çekici… Ama kimse sadece “kendisi” olmaya çalışmıyor. Sanki var olmak yetmiyor, mutlaka başka bir şeye dönüşmek gerekiyor. Ve bu dönüşüm, zamanla insanın kendisini de silmeye başlıyor. Bir yüze bakıyorsun… ama o yüzün bir hikâyesi yok gibi. Her şey kusursuz, ama hiçbir şey tanıdık değil. Hareketler benzer, cümleler benzer, tepkiler benzer… Sanki herkes aynı yerden çıkmış gibi. Oysa insan dediğin şey biraz eksik, biraz kırık, biraz kendine ait olmalı değil mi? Belki de bu yüzden bu kadar yabancı hissediyoruz birbirimize. Çünkü gördüğümüz şey insan değil, bir hâl. Ve biz buna çağdaşlık diyoruz. Oysa çağdaşlık belki de insanın kendine yaklaşmasıydı. Kendi sesini bulması, kendi yüzünü taşıyabilmesi… Ama bugün sanki tam tersi oluyor. İnsan kendine yaklaştıkça değil, kendinden uzaklaştıkça kabul görüyor. Daha çok benzedikçe, daha az kendisi oluyor. Belki de bu yüzden artık en basit şeyler bile zor geliyor. Birine içten bir “merhaba” demek… hiçbir şey beklemeden bir sohbet başlatmak… birinin yanında sadece “olmak”… bunlar artık nadir şeyler. Çünkü insan artık her şeyi sorguluyor. “Niye böyle dedi?”, “Ne demek istedi?”, “Bir şey mi bekliyor?” Bu kadar şüphe… bu kadar mesafe… insanı yormaz mı? Belki de bu yüzden içimize dönüyoruz. Çünkü dışarıda tutunacak bir şey kalmadığında, insan ister istemez kendine döner. Gürültüden kaçmaz belki… ama yapaylıktan uzaklaşmak ister. Çünkü bir noktadan sonra insan şunu hissediyor: Ben kendim gibi değilim. Ve bu, insanın taşıyabileceği en ağır şeylerden biri. Çünkü insan başkalarına yabancılaşabilir… ama kendine yabancılaşmak başka bir şeydir.
Belki de bu çağın en büyük meselesi bu. Kimse kendisi değil. Ama herkes bir şey. Ve insan, bütün bu “şeylerin” arasında kendi özünü kaybediyor. Oysa insanın özü… öğrenilmiş değildir. Giyilmiş değildir. Sonradan eklenmiş hiç değildir. Öz, insanın en yalın hâlidir. Sustuktan sonra kalan… her şey çekildiğinde geriye düşen o ince ses. Tasavvufta “aslına rücû” derler… yani insanın kendine, kendi hakikatine geri dönmesi. Belki de bütün bu arayış, başka bir şey olmak için değil… olduğumuz yere geri dönebilmek içindir. Çünkü insan aslında ne olmak zorundadır, ne de bir şeye benzemek. İnsan… sadece kendisi olduğunda tamamdır. Ve belki de en büyük cesaret… hiçbir şey olmaya çalışmadan, kendine sadık kalabilmektir. Çünkü insan, kendisi olabildiği kadar vardır.