kimliksizleşmek | bir yere ait olurken kendimiz kalabilir miyiz?

3 Ekim 2026
Hiç bu kadar “kendimiz olmak”tan söz ettiğimiz bir dönem olmuş muydu bilmiyorum. Kendi tarzımızı bulmamız, kendi hayatımızı kurmamız, başkalarının ne düşündüğünü önemsemeden kendi seçimlerimizi yapmamız söyleniyor. Özgünlük neredeyse çağın en çok tekrarlanan vaatlerinden biri. Ama aynı zamanda hiç bu kadar birbirimize benzediğimiz bir dönem de hatırlamıyorum. Aynı şeyleri güzel buluyor, aynı yerlere gitmek istiyor, aynı kelimelerle konuşuyor, aynı hayat biçimlerine özeniyoruz. Bazen yalnızca evlerimiz, kıyafetlerimiz ya da fotoğraflarımız değil; bir şeye kızma biçimimiz, bir şeyi sevme nedenimiz, hatta neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair cümlelerimiz bile birbirine benziyor. Herkes kendine özgü olmaya çalışırken ortaya giderek birbirine benzeyen hayatların çıkması tuhaf değil mi?
Belki bunun sebebi kimliğimizi kaybetmiş olmamız değildir. Belki tam tersine, üzerimizde gereğinden fazla kimlik taşıyoruz. Ailemizin bize verdiği kimlik, arkadaş çevremizin kimliği, mesleğimizin, yaşadığımız yerin, ait olduğumuz sosyal çevrenin kimliği… Sonra bunlara çağın sunduğu yenileri ekleniyor. Nasıl görünmemiz gerektiğini, nerelerde bulunmamızın makbul olduğunu, neyi beğenirsek hangi gruba ait sayılacağımızı söyleyen görünmez tarifler. İnsan bir süre sonra kendisini seçtiğini düşünürken aslında önüne konmuş kimliklerden birini seçiyor olabilir. Üstelik bunun farkına varmak kolay değil. Çünkü insan en çok da kendisine benzeyen insanların arasında, yaptığı seçimlerin gerçekten kendisine ait olduğuna inanıyor.
Aidiyet elbette kötü bir şey değil. İnsan bir yere ait olmak ister. Bir masada kendisine sandalye çekilmesini, konuştuğunda anlaşılmayı, birileriyle aynı şeye gülmeyi ister. Belki insanın en eski ihtiyaçlarından biri budur: “Ben de buradayım ve burada bana da yer var.” diyebilmek. Fakat aidiyetin sessizce başka bir şeye dönüştüğü bir yer var. O masada kalabilmek için bazı cümlelerimizi söylememeye başladığımızda… Herkes aynı şeyi düşünürken içimizden geçen başka cümleyi yuttuğumuzda… Aslında sevmediğimiz bir şeyi sevmemiz gerektiğini hissettiğimizde… İnsan bazen bir topluluktan dışlanmamak için fark etmeden kendi içinden dışarı çıkıyor.
Belki bugün toplulukların kimliği hiç olmadığı kadar güçlü; ama içindeki insanların kimliği aynı ölçüde güçlü mü, bundan emin değilim. Çünkü her grubun zamanla kendi dili, kendi doğruları, kendi beğenileri, hatta kendi öfkeleri oluşuyor. Ne alkışlanacak, ne küçümsenecek, neye tepki verilecek, neyin güzel bulunacağı yavaş yavaş belli oluyor. Sonra insan “Ben ne düşünüyorum?” diye sormadan önce “Bizim gibiler bu konuda ne düşünüyor?” diye bakmaya başlayabiliyor. “Biz” büyüdükçe “ben”in sesi kısılıyor. Üstelik kimse bunu bizden açıkça istemiyor. Bazen ait olmanın bedelini, daha istenmeden kendimiz ödüyoruz.
Sosyal medya belki bunun sebebi değil ama en büyük aynalarından biri. Bir zamanlar sevdiğimiz şeyler yalnızca sevdiğimiz şeylerdi. Şimdi seçimlerimiz aynı zamanda kim olduğumuzu anlatan işaretlere dönüşüyor. Gittiğimiz yer, içtiğimiz kahve, okuduğumuz kitap, giydiğimiz kıyafet, dinlediğimiz müzik… Bir şeyi gerçekten yaşamaktan çok, o şeyi yaşayan insanın kimliğine sahip olmayı isteyebiliyoruz. Ve belki çağın en sessiz sorularından biri tam burada doğuyor: Bir şeyi gerçekten seviyor muyuz, yoksa o şeyi seven insan olmayı mı seviyoruz?
Ama bunun cevabı herkesten farklı olmaya çalışmak da değil. Çünkü özgünlük, kalabalık sağa giderken sırf farklı olmak için sola gitmek değildir. O da hayatımızı yine kalabalığa göre belirlemek olur. İnsan elbette etkilenir, değişir, başkasından bir şey öğrenir. Zaten bizi biz yapan şeylerin ne kadarı yalnızca bize ait? Konuştuğumuz dil bile bizden önce vardı. Sevdiğimiz şarkılarda başkalarının sözleri, dünyaya bakışımızda tanıdığımız insanların izleri var. Belki kendimiz olmak, hiç kimseye benzememek değildir. Neye neden benzediğimizi bilmek ve benzediğimiz yerde bile kendimizden vazgeçmemektir.
Çünkü gerçek aidiyet, herkesin birbirine benzediği yerde değil; farklılıklarımızla kalabildiğimiz yerde başlıyor. Aynı masada oturup başka türlü düşünebilmek, sevdiğimiz insanlarla her konuda aynı fikirde olmadan da birbirimizi sevebilmek, bir topluluğun içinde “biz” derken gerektiğinde “Ben burada başka düşünüyorum.” diyebilmek… Belki bir yere gerçekten ait olduğumuzu, ona ne kadar benzediğimiz değil; ona benzemediğimiz hâlde orada hâlâ kendimize yer bulup bulamadığımız gösteriyor.
Ez cümle, belki bugün kendimizi yeniden bulmaktan önce başka bir şeyi sormamız gerekiyor. Üzerimizde taşıdığımız fikirlerin, zevklerin, beklentilerin, hayallerin hangileri gerçekten bizim; hangilerini bir yere ait olabilmek için fark etmeden üzerimize geçirdik?
Çünkü insanın kendisini kaybetmesi her zaman yolunu şaşırmasıyla olmuyor.
Bazen herkesle aynı yöne yürürken de insan kendinden uzaklaşabiliyor.
Peki bütün kalabalıkların sesi bir anlığına sussaydı…
Senin içinde konuşmaya devam eden ses gerçekten sana mı ait olurdu?