iki hayatın arasında kalmak

iki hayatın arasında kalmak

11 Mayıs 2026

Bugün size iki hayatın arasında kalmış bir Beyza'dan konuşmaya geldim. 28 yaşımda bir gün sadece deniz havası almaya diye gelip, aynı gün o köye yerleşmeye karar verdim. Belki biraz ruhumu kurtarmak, biraz kendime yaklaşmak, biraz da şehir hayatının yorgunluğundan uzaklaşmak istedim. Çünkü şehirde herkesin tanıdığı “Beyza” olmaktan yorulmuştum. Kendi şehrimde arabamı park ettiğim yerde bile “Beyza burada” denilen biriydim. Buraya geldiğimde ise kimsenin beni tanımaması, geçmişimi bilmemesi, üzerime hiçbir kimlik yüklememesi büyük bir özgürlük gibi geldi. İnsan bazen bilinmemeyi de özlüyor. Çünkü modern hayat insanı sürekli görünmeye zorluyor. Oysa ruh, biraz da kimliklerinden soyunduğu yerde nefes alabiliyor. Kimse neden geldiğimi tam anlayamadı. Buradaki insanların bir kısmı bunu sadece “dükkan açmış”, “para kazanmaya gelmiş” diye okudu. Oysa şehirde beni tanıyan insanlar başka bir yerden bakıyordu meseleye; “Helal olsun, genç yaşta kendi şirketlerini kurdu, başarılı bir genç kadın, hayallerinin peşinden gitti, ruhunu beslemeye, üretmeye, sanatına yaklaşmaya cesaret etti” diyorlardı. Çünkü şehir hayatında yaşayan herkes bilir; deniz kenarında küçük bir yerde yaşamak, üretmek, sakinleşmek birçok insanın kurduğu ama cesaret edemediği bir hayaldir. Belki de insanın en büyük sürgünü, ruhundan uzak yaşamak zorunda kalmasıdır. Ben biraz da o sürgünden kaçtım.

Fakat zamanla şunu öğrendim: İnsan bazen kaçtığı şeye başka bir biçimde yeniden yakalanabiliyor. Buraya gelirken doğallığın içinde daha samimi ilişkiler bulacağımı sanmıştım ama çoğu zaman samimiyetin sınırsızlıkla karıştırıldığı bir dünyayla karşılaştım. İnsan bazen hayalini yaşarken başka bir eksiklikle karşılaşıyor. Ben burada yalnızlığın başka bir türünü öğrendim. Gürültünün içindeki yalnızlıkla sessizliğin içindeki yalnızlık aynı şey değilmiş. Şehirde insan kalabalık içinde yoruluyor; burada ise bazen insan eksikliğinden.Ve ironik olan şu ki; şehir hayatındaki insan ilişkilerini özlemeye başladım. Açık fikirli, sohbet edebildiğim, bir şeyler üreten, kültürlü, donanımlı, sınırları ve çizgileri olan insanları… Çünkü insan yalnızca doğaya değil, zihinsel derinliği olan başka insanlara da ihtiyaç duyuyor. Ve “insana insan lazım” sözünün ne kadar derin olduğunu ilk kez burada anladım. Çünkü ruh, sesi değil; hissedilmeyi özlüyor.Telefon konuşmalarının dostluğun yerini dolduramadığını, bazı boşlukların sadece aynı masada oturup susabilen insanlarla kapanabildiğini fark ettim. Tasavvufta “ünsiyet” diye bir kavram vardır; insanın kendini bir başkasının yanında emniyette hissetmesi… Galiba modern çağın en büyük yoksulluğu tam da bu: İnsanların birbirine temas ettiği ama kimsenin kimseye gerçekten değemediği bir hayatın içinde yaşıyoruz artık.

Üstelik buraya dışarıdan gelen insanların bir kısmında da başka bir boşluk var. Kendini sadece tüketim üzerinden tanımlayan, sürekli yeren, alkolü özgürlük zanneden ama üretmekten, kültürden, bu toprağın hafızasından habersiz insanlar… Diğer tarafta ise köyünden hiç çıkmamış, küçük hesapları kurnazlık zanneden, dostluğu ve vefayı unutmuş başka bir kesim… İki taraf birbirinden çok farklı görünse de özde aynı yabancılaşmanın içinde gibi. Bazen düşünüyorum; eğitim insanı gerçekten derinleştiriyor mu, yoksa yalnızca daha sofistike bir ego mu üretiyor? Bugün en büyük yoksulluk bilgi eksikliği değil; anlam eksikliği. Çünkü insan bazen diploma sahibi oluyor ama irfan sahibi olamıyor. Çok şey biliyor ama hiçbir şeyi gerçekten anlamıyor. İşte bazen burayı dayanılmaz yapan şey de bu oluyor. İnsanların artık birbirini duymadığı, herkesin sadece kendi sesini büyüttüğü bir çağın içindeyiz sanki. Sosyal medyada da aynı şey geçerli. Herkes birbirine benzemeye çalışıyor. Aynı cümleler, aynı hayatlar, aynı maskeler… Gerçek olan her şey gitgide azalıyor gibi. İnsanlar artık kendileri gibi görünmekten bile korkuyor. Kendi yüzüyle, kendi sesiyle, kendi hakikatiyle kalabilmek bile büyük bir cesaret haline geldi.

Atölyeme gelen insanları izlerken bazen içim daralıyor. İçeri girdiğinde bir selam vermekten, teşekkür etmekten, gülümsemekten erinen, nezaketten uzak... Aynı masada oturup birbirine bakmadan telefon kaydıran çiftler görüyorum. Çocuklarına sınır koymaktan korkan anne babalar… Her isteği özgürlük sanan ama irade terbiyesinin ne olduğunu unutmuş bir çağ… Oysa insanı insan yapan şey yalnızca arzuları değildir; kendine koyduğu ölçüdür aynı zamanda. Eskiler buna “edep” derdi. Şimdi en çok kaybettiğimiz şey belki de bu. Çünkü edep kaybolduğunda bilgi insanı zarif yapmıyor; yalnızca daha kibirli hale getiriyor. Ve bütün bunların içinde bazen iki ayrı Beyza arasında kalıyorum. Bir yanım hâlâ şehir hayatındaki o kurumsal dili bilen, güçlü, iş kadını tarafımı seviyor. Diğer yanım ise denizin kenarında, atölyesinde çamura dokunurken huzur bulan sanatçı ruhuma sarılıyor. İkisi de benim. İkisi de gerçek. Belki mesele birini öldürüp diğerini seçmek değildir. Belki insanın olgunlaşması, içindeki zıtlıkları kavga ettirmeden birlikte taşıyabilmesidir. Çünkü hayat bazen insanı tek bir kimliğe değil, iki ayrı hakikatin arasındaki ince çizgiye çağırır. Ve belki de insanın gerçek yolculuğu tam olarak burada başlar.