hayret etmeyi ne zaman unuttuk?

9 Ağustos 2026
Bazen düşünüyorum da… İnsan dünyayı ilk kez çocukken görmüyor aslında. Dünyaya her baktığında yeniden görebilecek bir kalple geliyor. Sonra bir şey oluyor. Gördüklerimiz değişmiyor ama bakışımız değişiyor. Bir zamanlar saatlerce peşinden koştuğumuz bir kelebeğin yanından bugün fark etmeden geçebiliyoruz. Yağmurdan sonra toprağın kokusu hâlâ aynı. Gökyüzü hâlâ her akşam başka renge boyanıyor. Ağaçlar hâlâ sessizce mevsim değiştiriyor. Deniz hâlâ aynı sabırla kıyıya vuruyor. Ama biz, bütün bunların içinde durup hayret etmeyi yavaş yavaş unutuyoruz. Belki de insanın ruhunu en çok yoran şey, dünyanın değişmesi değil; hiçbir şeye artık gerçekten bakmıyor oluşumuz.
Çocukluğum geliyor aklıma… Bir salyangozu dakikalarca izleyebilirdik. Gökyüzünde şekilden şekle giren bulutlara isim verirdik. Bir uğur böceğinin avucumuza konması bütün gün anlatacağımız bir mutluluğa dönüşürdü. Bir tohumun filiz vermesi, yağmurun ilk damlaları, uzaktan geçen bir tren, akşam ezanıyla eve yayılan o tanıdık huzur… Dünya daha güzel değildi belki; biz daha açıktık. Çünkü çocuk, eşyanın ne işe yaradığını değil, ne söylediğini merak eder. Bir ağacı sadece ağaç olarak görmez; gölgesini, kokusunu, dallarındaki kuşları da fark eder. Belki de bu yüzden çocukluk, insanın hakikate en yakın olduğu zamanlardan biridir. Hayret etmek, bilmemekten değil; kalbin açık olmasındandır.
Tasavvuf geleneğinde "hayret" çok kıymetli bir makamdır. Ama bu hayret, şaşkınlık değildir. Hakikatin büyüklüğü karşısında insanın susabilmesidir. Çünkü gerçekten gören insanın ilk yaptığı şey konuşmak değil, sessizleşmektir. Bir yaprağın damarlarına uzun uzun bakabilmek… Gökyüzünün her gün yeniden kurulmasına alışmamak… Bir bebeğin ilk nefesinde, yaşlı bir çınarın sessizliğinde, denizin kıyıya hiç yorulmadan vuruşunda ilâhî bir düzeni hissedebilmek… Hayret, insanın bilgisinin bittiği yerde değil; kalbinin yeniden uyanmaya başladığı yerde doğar.
Belki de modern hayatın bize unutturduğu en büyük şey budur. Her şeyi açıklamaya çalışıyoruz ama hiçbir şeyin karşısında durmuyoruz. Bilgimiz arttı, dikkatimiz azaldı. Güneşin neden doğduğunu biliyoruz ama doğuşunu seyretmiyoruz. Bir çiçeğin adını söyleyebiliyoruz ama kokusunu içimize çekmiyoruz. Dünyayı tanımlıyoruz ama onunla temas etmiyoruz. Oysa insanı canlı tutan sadece bilgi değildir; hayrettir. Çünkü hayret eden insan, hâlâ öğrenmeye açıktır. Hâlâ kibirden uzaktır. Hâlâ kalbinde yeni bir güzelliğe yer vardır.
Belki de bu yüzden ruhumuz bu kadar çabuk yoruluyor. Çünkü artık hiçbir şeye uzun uzun bakmıyoruz. Dünya sıradanlaşmadı; biz alıştık. Hayat anlamını kaybetmedi; biz onunla kurduğumuz bağı zayıflattık. Oysa bazen yeniden başlamak gerekmez. Bazen sadece yeniden bakmak yeterlidir. Bir ağaca ilk kez görüyormuş gibi bakmak… Gün batımını bu akşam son kez izleyecekmiş gibi seyretmek… Sevdiğimiz bir insanın yüzüne acele etmeden bakabilmek… Bir fincan kahvenin kokusunu gerçekten duyabilmek… Belki de insanın kalbi tam da böyle anlarda yeniden nefes alır.
Kim bilir… Belki de unuttuğumuz şey mutluluk değildi. Belki sadece hayret etmeyi unuttuk. Çünkü hayret eden insan, şükretmeyi de bilir. Şükreden insan ise elindekinin kıymetini fark eder. Belki de bütün büyük dönüşümler, çok büyük cevaplarla değil; küçücük bir fark edişle başlar.
Ve bugün, kendime de sana da aynı soruyu bırakıyorum: En son ne zaman bir şeye cevap vermeden, sadece hayretle baktın?