başkasının sevincine yer açabilmek

Başkasının Sevincine Yer Açabilmek

25 Ağustos 2026

Bazen eski kelimelerin içinde, bugün kaybettiğimiz bir insanlık hâlinin saklı olduğunu düşünüyorum. Mesela “gözün aydın” ne güzel bir sözdür. Birinin başına güzel bir şey geldiğinde söylenir ama yalnızca “tebrik ederim” demek değildir sanki. Senin sevincin bana kadar ulaştı, senin güzel haberin benim de içimi aydınlattı der gibi… Çocukluğumdan hatırlıyorum; birinin oğlu askerden döner, yalnızca o ev sevinmezdi. Birinin çocuğu olur, komşuların yüzü gülerdi. Bir evden düğün haberi çıkar, hazırlığın telaşı sokağa taşardı. Birinin işi rast gider, “Allah daha çok versin” denirdi. Sevinç, sahibinin elinde tutulan bir şey değildi; paylaşıldıkça büyürdü. Belki hayat daha kolay değildi, insanların derdi daha az değildi ama güzel bir haber geldiğinde kendi derdini bir anlığına kenara koyup başkasının mutluluğuna yer açabilmek diye bir incelik vardı.

Şimdi ise birbirimizin hayatını hiç olmadığı kadar çok görüyoruz. Kimin nereye gittiğini, ne aldığını, ne başardığını, kimin sevildiğini, kimin hayatında hangi kapının açıldığını neredeyse olduğu anda biliyoruz. Fakat birbirimizin hayatına bu kadar yakından bakarken birbirimizin sevincine gerçekten ne kadar yaklaşabiliyoruz, bundan pek emin değilim. Çünkü bir başkasının güzel haberi bazen daha bize ulaşırken kendi hayatımızla kıyaslanmaya başlıyor. “Onun oldu” cümlesinin arkasından sessizce “Benim neden olmadı?” geliyor. Birinin kavuşması bizim bekleyişimizi, birinin başarısı kendi eksiklerimizi, birinin mutluluğu içimizde yarım kalmış bir yeri hatırlatabiliyor. Belki bu çok insani. Belki mesele bu duygunun hiç doğmaması da değil. Asıl mesele, o ilk duygudan sonra gönlümüzü nereye götürdüğümüz. Kendi eksiğimize mi kapanıyoruz, yoksa içimizde biraz daha yer açıp “Ne güzel, onun hayatına da güzel bir şey değdi” diyebiliyor muyuz?

Çünkü bir başkasının sevincine gerçekten sevinebilmek, sandığımızdan daha derin bir insanlık hâli. Bunun için insanın kendi hayatıyla belli bir barış kurması gerekiyor. Başkasının ışığının kendi ışığını azaltmadığını bilmesi, bir başkasına açılan kapının kendi kapısını kapatmadığını hatırlaması gerekiyor. Belki de en çok, nasip dediğimiz şeyin herkese aynı zamanda ve aynı biçimde gelmediğini kabul etmek gerekiyor. Hayat hiçbirimizi aynı yoldan yürütmüyor. Birinin baharı erken geliyor, bir başkasının tohumu uzun süre toprağın altında bekliyor. Birinin duası bugün karşılık buluyor, ötekinin hikâyesi biraz daha demleniyor. Başkasının baharına bakıp kendi kışımızdan utanmak da, kendi baharımızdayken başkasının kışını küçümsemek de hayatın tabiatına haksızlık belki.

Tasavvufun insana öğrettiği en ince yerlerden biri de burada başlıyor: Kalbi yalnızca kendi nasibiyle meşgul etmemek. Başkasına verilen güzelliğin karşısında gönlü daraltmamak. Çünkü nasip, bölüşüldükçe azalan bir sofra değil. Bir başkasının mutluluğu bizim payımızdan alınmış değildir. Aksine insan, başka birinin hayrına içtenlikle sevinebildiğinde kendi kalbinde de bir genişlik açar. “Allah daha da güzelleştirsin” diyebilmek, bazen karşıdaki insana söylediğimiz bir duadan çok kendi içimizdeki darlığı iyileştiren bir cümledir. Belki gönül zenginliği dediğimiz şey de tam olarak budur: Kendine ait olmayan bir güzellik karşısında bile güzelliği sevebilmek.

Üstelik sevinç de tıpkı keder gibi şahit ister. İnsan yalnızca kötü gününde yanında birini aramaz; güzel bir şey olduğunda dönüp gözlerinin içine bakabileceği, haberini anlatırken yüzünün gerçekten aydınlandığını görebileceği birini de ister. Bazen bir dostluğu büyük sınavlar değil, tam da bu küçük anlar gösterir. Düştüğümüzde elimizi tutan kadar, ayağa kalktığımızda bundan rahatsız olmayan insan da kıymetlidir. Başardığımızda küçültmeyen, sevildiğimizde gölge düşürmeyen, güzel bir haber verdiğimizde hemen kendi hikâyesine dönmeyen… Sadece o anı bizimle yaşayabilen. Çünkü gerçek yakınlık yalnızca acıyı paylaşmak değildir; sevinci de kıyaslamadan taşıyabilmektir.

Belki eskiden “gözün aydın” derken farkında olmadan çok büyük bir şey söylüyorduk. Birbirimizin hayatına sahip olmadan, birbirimizin mutluluğundan pay alabiliyorduk. Bir güzel haber bir eve geliyor ama ışığı başka evlere de vuruyordu. Bugün belki yeniden hatırlamamız gereken tam da budur. Herkesin kendi hikâyesinin peşinden koştuğu bir dünyada, bazen durup bir başkasının güzel gününe gerçekten şahit olabilmek. Kendi eksiklerimizi inkâr etmeden, kendi bekleyişimizi küçümsemeden ama onların arasından bir başkasına gönülden “Ne güzel…” diyebilmek.

Çünkü insanın gönlü yalnızca kendine yer açtıkça değil, başkasının sevincine de yer açabildikçe genişliyor. Belki mutluluğun çoğalmasının en eski yolu hâlâ aynı: Birinin gözünün aydınlığına, kendi gözümüzün aydınlığı gibi bakabilmek.

Ve bugün kendimize küçük bir soru bırakabiliriz: Bir başkasının güzel haberini en son ne zaman, kendi hayatınla hiç kıyaslamadan, yalnızca onun adına sevinerek dinledin?